AYNISINDAN

Bana da ver aynısından
Üst üste dizilmiş çakıl taşlarından
Suya göğüs deviren kuşlardan
Uçkuru içine kaçmış donu düşük aşklarından
Tanrıyok dualardan ayıkladığın kelimelerden
Güneşi patlatmış gibi koşuyor çocuklar yana yana
Rüyama girecekse
Adım adım yakamoz
Bana da ver aynısından
Daha kırmızısından…

Reklam

İZ


O çabuk şey
Bütün şarkılardan önceki
Ses/
Sizlik

O yok şey
Kabaran tüyleriyle bembeyaz bir
Kedi/
Sizlik

O sarhoş şey
Dünden dünü çıkarırken
Zaman/
Sızdı
.
.
.
20,10,22

Dur-Ak

Yırtık bir pulu seviyorum bu aralar
Zarftaki yarım damgayı
Rayları seviyorum beklerken
Karşımda yükselen kiralık ofis katlarını
Gelmeyen tramvayıyla bu durak
Yarım kalmış bir boşluğu doldurmaya hazırlıyor beni
Sarı koltukların ideolojisine kaptırıyorum kendimi şimdiden…

YİTİK FELSEFE

Var senin olduğun her yerde bir ben
Ama senin olan yerlerde benden yok
Varlığım sınırları gövdence çizilmiş yokluğumdan ibaret
Karanlığa salıncak düş yapraklarının üstünde titreşen sözlerim
Israr ediyor
Birşeyler fısıldayabilmek için dünyaya bize dair
***
Ama şeylerin bitişiğindeyse söz
Sol kolunu dayadığında denize
Sağ kolumu dayadığımda denize
Masada bir karşılık bulmuşken o an orada olmamız
Uzaklarda
Suyun bulutla ufuklandığı bir yerde
Hepsini siliyorum dilimden
Sözden uzaklaşarak söylemek için söylemek istediğimi
***
Senden başlıyor gibiyim sana giden yolculuğuma
Başka bir yerde de bulabileyim diye seni
Kuzeydeki yıldızına bakıyorum
Sabahı unutacağım yöne
Kızma bana
Bulacağım söz de senin sözünden çıkmaz
Sana söz…

Alzheimer

bildiler suyu
çünkü elleri yıkamak hayatta kalmanın la ilahesi
şaraba kadar varolanlar yokluk zamanları  gidenlerin saçlarından sezebildiler sanırım İspanya’ yı
ama tekrar sormak lazım
sevgiliye verilen
gülde biraz ölümdü rengarenk bahçelerde
dikenleri frengi
bir tutum değişikliği getirdi bu tabi ister istemez
bir yerlere tutunmak hususunda
zira elleri yıkamanın İspanyolca frengiyi iyileştirmediği ortaya çıktı biz öldükten sonra
öyleyse repeat after me
suyu bil
gülü öl
İspanya filan yok


gittiğimizde bir dikişte içmişti bile baş ucumuza adımızla dikilmiş taş bize ayrılan zamanı
ardımızda doğumdan ölümü çıkaran eksi bir aritmetik kalmıştı
tanrı unutulmasın diye adı taşlara sürgün adımızı kullanırdı
unutulana kadar adımız
hiç bir insan olana kadar
yeryüzü hafızasında


öyleyse yeniden
suyu bil
gülü öl
İspanya filan yok…30.05.22

nonspesific


bu bir soygun şiiridir
cebinizdeki biçem
varsa başka bir arzunuz
kırık cam parçalarınız ve ufalanmış hayalarınız da artık benimdir
ağacımın dallarındaki su kimseye değmez
ama bakın bulutsuz da değil gözlerim
doldururum söz taşlarını ağzıma
dilim şehre döner
yemeğini üzerine dökmeden yiyen
kibar bir adam olur
üç perdelik hikâyeler kurgular
kendini önermek için hayata tanıdıklar sokar araya
ve çocukluğuna dokunmayan yerlerine inanır Allah’ın
ve bayram sabahları ilk önce Allah’ın ellerini öper
kalkıp gidecek o Allah birazdan
şükürler olsun doğa kanonlarına
oluşumda yankılanır…

ve fakat her sabah bir farkındalık yaratır insanda toksa eğer ya da doyacaksa birazdan

Önce tuz vardı/Kederine şahitlik ediyordu yalnız tanrıların/Yuvarlanarak boşluğa düşen damlanın içinde

Gecenin penceredeki yaldızlı tozu günü solgun niteliyor
ismimin önünde ve sonunda bir unutuş
al sıfat ver zamir söylüyorum kendime kendimi
bahçede taflanlar
japon şemsiyeleri
ve kovandan kaçmış arılar hâlâ portakal çiçeklerinde sarhoş uyuyorlar
iki köpek koklaştı demin demir parmaklıkları arasından kilitli garaj kapısının
iki orman bir dağ arefesinde yaraladı birbirini büyüyerek birbirinin içine

sevgilim ekmek kızarttı
sevgilim çay demledi
sevgilim zeytin ıslattı
sevgilim oğlumuzu uyandırdı
sevgilim sanki cehennemden bir başına düşmüş gibi bir baş
bensiz gerçekleştirdi dünyayı

biz gibi mi lan herkes
biz gibi mi
yani tamam dostumuz değil de bazı şişelenmiş gerçekler
sanki siz pek mi iyisiniz sayın pezevenk…
19.04.22

KALİBRASYON

Rüyaya bastım
Gökte kuş tekrarladım
Açık kalmış rakımın kapağı
İki duble şerefine uçtu gitti
Açtım götüme güldüm
Masaya bıraktım bardağı; dindi rüzgârgiller Çoğul tanrımın elleri emretti dilek kiplerine
Üç hakkımız varmış
Sonra yıkılırmış kaderimiz
Habillerin kâbillerin kuduslerin kâbelerin altında mı ne kalırmışız

Boka battım
Gökte kuş patakladım
Dudaklarımı örten bıyıklarımı görünce Görmezden geldi beni şoför efendi -belki siyah ve beyaz kıllarımın yüzümdeki  kardeşliğinin yolcuları tedirgin edeceğini düşledi-

Emmiler ve Dayılar
Ladies and Gentlemans
Alnıma namluladığınız hukukunuzun kalibresini re’ sen sikeyim emi …

14,04,22

küçük kırmızı yengeç

çekilince kelimeler geldikleri aya
açığa çıkıyorsun takviminde bir güneşin
ve sonra geri dönüyorlar gittikleri uzaktan
gömüyoruz kendiliğimizi dudaklarına
bir sonraki çıplaklığına kadar
kırmızı kıskaçlarımızın

toprağa inen günlerin uçuculuğuyla kanatlanmış olan sen
hep böyle yeneceksin bizi
söyleyip susarak
gelip giderek
hep böyle
şah mat ve cezir…

SOBA

kim bu akan suyun hısmı
kim bilir çocukluğunu
buz kestiğinde kış
kim düşürdü dalından aklına ıhlamur kokusunu
kim yardım etti ona taşırken yaprağın solgun damarını
-galiba ayraç olmaya gidiyordu iki denizin kavgasına-
tez canlı arıların döllediği günlerde
herkes bağlıyken kesilmiş yerlerinden hâlâ annesine
sürdürdü ağzıyla koşan bir hayvan olmayı o
bizce son günüydü kışın
sobayı yakmıştı üşüyenimiz
çay koymuş tanrıyı bekliyorduk…20.03.22